Yönetim Danışmanı |  /

Dönemin Avusturya İmparatoru II.Joseph’in Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasını ilk dinlediğinde bu şekilde tepki verdiği söylenir. Bu tepki; benim için, denetim raporlarının çoğuna ilk görüşte verilen “Bu rapor çok uzun!” tepkisiyle aynı kafa yapısının ürünüdür. Hani, şu bilmediği konularda “mutlaka herhangi bir takdir içermeyen olumsuz bir yorum yapmam gerekir” düşüncesi ile hareket eden kafa yapıları var ya, işte onlardan. Zamanın İmparatoru nasıl anlamadığı bir müziği notası ile eleştirmişse, zamanımızın İmparatorları (!) şirket sahibi ve üst düzey yöneticileri de bir “denetim raporu” nu ellerine aldıklarında, okuyup anlamak yerine “Bu rapor çok uzun!” diyerek tepki vermeyi tercih ederler. Haklı oldukları istisnai durumlar olmakla birlikte, denetim raporları “olabildiğince kısa ama gerektiğince de uzun” olurlar...

Sinema da güzel ama Tiyatro, başka gerçekten. Hele ki, iyi oyunculardan iyi bir oyun seyrediyorsanız, oyun mu gerçek mi anlamadan, kapılıp gidiyorsunuz. Bu seneki 7. sezonun İstanbul’daki son oyununda, Işıl Kasapoğlu’nun yönetmenliğinde, Selçuk Yöntem (Salieri) ve Tansu Biçer’in (Mozart) başrolleri paylaştığı “Amadeus”u seyretme fırsatım oldu. Tam olarak dolu olmasa da 2 bin kişilik dev salondaki her yaştan seyirci, bu oyunun daha çok sahne bulacağının işaretiydi bence...

Daha önce aynı isimle çekilmiş (1984) sinema filmini de seyretmiştim. Ünlü Avusturyalı besteci Wolfgang Amadeus Mozart’ın 35 yıllık kısa hayatı, hala daha konuşulur ve tartışılır. Klasik müziğe getirdiği yeni yaklaşım eleştirilse de tartışmasız kabul görür, ancak hayatı ve hayatı boyunca yaşadıkları tartışılmaya devam eder...

Benim kendi kendime verdiğim ilk tepki “Gerçekten bunu hak etmemiş!” oldu...

Döneminin dahi çocuğu, zamanının müzisyenler şehri Viyana’da, eserlerine yakışır, çok daha zengin ve çok daha farklı bir hayat yaşamalıydı diye düşündüm. Ama öyle olmamış, aslında olamazmış da. Düşünsenize, zamanın Avusturya İmparatorluğu devlet yapısında;

  • Kendi kendine giden oturmuş atıl bir düzen ve bu düzenden çıkar sağlayan seçilmiş bir azınlık var, herkes halinden memnun,
  • Tabiri caizse tüm köşeler tutulmuş, kadrolar eş dost tanıdık ile doldurulmuş, bu yüzden kimse kimseyi eleştirmiyor,
  • Sorgusuz sualsiz bir kabul var, neyin doğru neyin yanlış veya neyin iyi neyin kötü olduğuna dair herhangi bir merak da yok yorum da, suç olsa da ceza yok, hata yapılsa dahi kimse bundan sorumlu tutulmuyor vb birçok olumsuzluk...

Mozart’ın dışında herkes halinden memnun ve mutlu! Bizdeki deyimiyle “eski köye yeni adet getiren” Mozart, eski kalıpları yıkıp yeni ve güzel eserler ürettikçe, en yakınları da dâhil yalnız bırakılıyor o kalabalığın içinde.

Güncel siyasetten bağımsız bir yorum yaparsak, şu anda Türkiye’deki tüm şirketlerde bu durum yaşanıyor maalesef. Şirkete yeni giren ve bunun heyecanı ile çok çalışıp yeni şeyler üretmeye çalışanlar, önce belli bir mesafe ile uzaktan izleniyor, sonrasında da yalnız bırakılıp bir nevi cezalandırılıyorlar. Bunu yapan aynı yerleşik kadrolar ve/veya şirket sahipleri, ışıltılı koca koca salonlarda sahneye çıkıp gelişim, değişim ve “inovasyon” dan bahsediyorlar. Güvenli köşelerinde yıllanmış yöneticiler, daha ilk gününde yeni mezun pırıl pırıl gençlerimizin yüzüne “biz aslında seni istememiştik, hiç tecrüben yok” diyebiliyor, gençler bu tecrübeyi nerede ve nasıl kazanacaklarsa artık...

Örnekler çoğaltılabilir, ama istisnalar varsa da genel durum budur!

19. yüzyılın sonunda –hele ki müzik konusunda- Avusturya İmparatorluğu’nda yaşanan bu bağnazlık örneği, 20.yüzyılın parlayan yıldızı olacağına inandığımız Türkiye’mizde olmamalı. Öncelikle şirket sahipleri olmak üzere, deneyimli, kıdemli usta profesyoneller, kimsenin vazgeçilmez olmadığı gerçeğinden hareketle, genç kabiliyetlere destek vermeli, tecrübelerini aktararak onları iş konusunda cesaretlendirmeli diye düşünüyorum...

Üzülerek söylemem gerekir ki; bunu yapamayanlar, zamanın Avusturya İmparatorluğu Baş Müzisyeni Antonio Salieri ile aynı hazin sonu paylaşmak zorunda kalacaklardır.

Şöyle ki; Salieri, Mozart’ın 35 yıllık kısa hayatına göre çok uzun olan 75 yıllık yaşamı boyunca, iyi mevkilerde iyi imkânlar ile çalışmış olup, sadece neslinin aranan müzik öğretmenlerinden birisi olarak kalmış ve hiçbir zaman aynı dönemde kendisine rakip gördüğü Mozart ve sonrasında öğrencisi olan ünlü besteciler Liszt , Schubert ve Beethoven kadar akılda kalan bir müzik adamı olamamıştır. Ürettiği eserler, ilk dönemdeki mevki ve makamının gücü sayesinde ilgi görse de, son dönemin yeni bestecileri karşısında tutunamamış ve zamanla repertuarlardan kalkmıştır. Ayrıca, halk arasında Mozart’ın ölümünden sorumlu tutulduğu düşüncesi ile hayatının son döneminde sinir krizleri ile birlikte ruhsal bir çöküş yaşadığı da bilinmektedir.

Uzun lafın kısası; Salieri gibi “başarılı (!) yaşamak” ama sonunda “mutsuz ölmek” istemiyorsanız, gençlere ve gençlerin getirdiği “yeni” her şeye kulak verin, gençlerin önünden çekilip amasız fakatsız cümleler kurmadan karşılıksız destek olun.

Unutmayın ki, zamanımızın Amadeus'ları içimizden çıkabilir.

Sevgiyle...

Yönetim Danışmanlığı mesleğinin daha iyi anlaşılabilmesi adına...