Aslında, yıllar öncesinde hayatımıza giren eski bir kelime “dönüşüm”...
Bugün daha çok “dijital dönüşüm” olarak duyduğumuz bu kavram, aslında yıllar öncesinde ve özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerimizde “kentsel dönüşüm” olarak hayatımıza girmişti. Kentsel dönüşümde gelinen noktada, elbette insanlarımıza çok daha güvenli ve çevreci binalarda çok daha konforlu yaşama imkânı sunan başarılı örnekler de var ama çoğunluğu yıkılan evlerin yerine toplu konut mantığı ile yapılan projelerden oluşuyor...
Oysa, bugün yapay zeka bile dönüşümü “bir şeyin mevcut durumundan farklı bir duruma anlamlı ve kalıcı şekilde değişmesi süreci” olarak tanımlıyor. Hatta bu değişimin sadece görünüşte değil; yapı, işleyiş, düşünce biçimi veya sonuçlar üzerinde de etkili olabilmesini öngörüyor...
Uzun yıllardır şirketlerde verdiğimiz bu “dönüşüm” mücadelesinde ne kadar başarılı olduğumuzu tabii ki zaman gösterecek. Ancak kişisel yorumum; bugüne kadar istenilen başarının elde edilemediği ve hatta bundan sonra da elde edilemeyeceğidir. Tabii ki, bizden kaynaklı eksik/yanlış uygulamalar olmuştur ve olacaktır da ama geldiğimiz noktada şunu çok net söyleyebilirim ki; “insan” değişip gerçekten dönüşmedikçe, insanın düşünce şekli ve mantığı aynı kaldıkça, içinde yaşadığı toplumu, binayı, mahalleyi, şehri, ülkeyi, dünyayı değiştirip dönüştürmek gerçekten de imkânsız.
Şirketlere gelince...
Öncelikle, şöyle bir hatırlatma yapayım; o yıllar boyunca değiştirmeye/dönüştürmeye çalıştığımız şirketlerdeki patronlar, üst yöneticiler, müdürler, şefler, planlamacılar, depocular vb tüm çalışanlar, hayatımızın dönüştüremediğimiz diğer tarafında yaşayanların uzak-yakın akrabaları, anne-babaları, kardeşleri, çocukları, teyzeleri, halaları ve hatta enişteleriymiş meğerse :)) Bugün trafikte giderken kural tanımadan önünüze geçen ve size kaza riski yaşatan arabanın sürücüsü, aslında kurumsal dönüşüm projesi yürüttüğünüz şirketteki İK yöneticisinin eşi veya kardeşi olabilirmiş...
35 yılı aşan tecrübeden sonra söyleyebilirim ki; aynı aileden, aynı mahalleden, aynı okullardan çıkan, aynı kültürden gelen insanlardan, onları aşan büyük beklentilere girmek biraz haksızlık biraz da hayalperestlik gibi geliyor artık. Daha güvenli ve daha huzurlu bir yaşam için, yere çöp atmamak vb herkesin kabul edip uyduğu en temel toplumsal kurallara bile uymayan bir çalışandan şirket kurallarına uymasını beklemek “güneşin batıdan doğması” nı beklemek kadar anlamsızmış meğerse...
İşte tam da bu yüzden yazının başlığı “DÖNÜŞMEDEN DÖNÜŞTÜREMEZSİN!” oldu. Eğer, sadece değişmek adına eskiyi bırakıp yenilemek yerine, gerçekten anlamlı ve kalıcı bir iyileşme isteniyorsa, bu dönüşüm süreci önce kişilerden ve kafalardan başlamalı. Yakın zamanda birebir yaşadığım bir örnek tam da bunu teyid ediyor aslında...
Hani başlarken “kentsel dönüşüm” demiştik ya -şehri mahallesi hiç önemli değil- bundan 4 yıl öncesinde ben de böyle bir kentsel dönüşüm projesine dâhil olmuştum. Eşimi, çocuklarımı ikna edip, sınırlı aile bütçemizle, geleceğine inandığım eski bir mahallenin dönüşüm projesinde yenilenmiş bir daireye yatırım yapmıştım… O güne kadar yapılanlar;
- Çok değil önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde öncelikle tüm binaların aslına uygun bir şekilde yenilenip çok daha güvenli ve konforlu hale geleceğini gösteriyordu.
- Sonrasında da bilinçli olarak burada yaşamayı tercih eden yeni mahalle sakinleri ile birlikte bu mahallenin tam bir kültür-sanat mahallesi haline geleceğini düşündürüyordu.
- Kentte yaşayan diğer insanların da ortak fikri buydu aslında.
Ama aradan geçen 4 yıl sonrasında, bunların hiçbiri olmadığı gibi, başladığımız noktadan bile geriye düştü mahallenin durumu.
- Önce, o bölgeye benzer beklentiler ile gelen (çoğu el sanatları atölyesi) küçük esnaf ve zanaatkâr, artan kira taleplerini karşılayamadığı için dükkânlarını kapatmak zorunda kaldı.
- Sonrasında, bölgeye yatırım yapan ve/veya sırf orada yaşamak için kiracı olarak bölgeye gelen insanlar, sokaklarda biriken çöpler, 7 gün 24 saat boyunca hiç bitmeyen kargaşa kavga gürültü vb nedenlerden dolayı mahalleyi terk etmeye başladılar.
Konunun sosyo-ekonomik analizini akademisyenlere bırakırsak; bence burada yaşanan tam da bir “dönüşememe hikâyesi” oldu aslında. Evet binalar yıkıldı, yerine yenileri yapıldı, sokaklar Arnavut kaldırımları ile yenilendi, çöp konteynerleri renk-renk boyandı ama gerçek dönüşüm hiçbir zaman yaşanmadı, yaşanamadı.
Çünkü;
- Başta kent yöneticileri, belediye başkanı ve hatta mahalle muhtarı bile buradaki gerçek potansiyeli görüp gerçek bir “dönüşüm süreci” ne dönüştüremedi. Onlara göre, burası da başka bölgelerdeki gibi yıkılıp yerine toplu konut yapılan kentsel dönüşüm (?) projelerinden biriydi.
- Diğer yandan, mevcut mahalle sakinleri, ister eğitimsizlik ister konfor alanlarından çıkmama ve kendi bildikleri / istedikleri gibi yaşama beklentisi deyin, aslında başlarına konan talih kuşunu istemediler, ellerinin tersi ile ittiler ve ürkütüp kaçırdılar.
Oysa, öncelikle bu kentin/mahallenin yöneticileri ve ileri gelenleri, kendilerini bu konuda bilinçlendirip dönüştürmüş olabilselerdi, ben bugün size “kentsel dönüşüm” konusunda dünya çapında bir başarı hikayesinden bahsediyor olabilirdim. Aynen, yaşadıklarımız ve bir türlü aşamadığımız o zihinsel engeller aynı olduğu için, koca koca kurumsal (?) şirketlerdeki başarı hikâyelerimizden bahsedemediğim gibi.
Sözün özü; ister özel hayatınızda ister iş hayatında daha bu dünyada yaşarken anlamlı ve kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsanız, ya da başka bir deyişle çabalarınızın boşa gitmesini istemiyorsanız, daha işin en başında sormanız gereken 2 ana soru var:
- Bu konuda üzerinde mutabık kalınmış bir “ortak hedef” var mı?
- O hedefe giden yolda gerçek ve samimi bir “uyum/senkronizasyon” var mı?
Eğer bu soruların cevabı yoksa ve/veya “hayır” ise, en doğrusu o yola çıkmayın!
Eğer o muhteşem kelebeğin kanatlarını göremiyor hatta hayal bile edemiyorsanız, bırakın sevimli bir tırtıl olarak devam etsin hayatına.
Sevgiyle...

